![]() ![]() |
|
Türkbilim
>>
Dilbilim
>>
Dilbilimsel Savyazılar -
Kıbatek'in Ses Bayrağı Türkçe Olmalı |
![]()
![]()
|
|
|
KIBATEK’İN SES BAYRAĞI TÜRKÇE OLMALI Son on yıldır, Türk dünyası çok hareketli, çok hızlı bir değişim sürecine girdi. Bu değişim hem siyasal hem coğrafî hem de toplumbilimsel anlamda nitelenebilir. Ancak ben buna “Temelde kültürel bir zenginleşme” demek istiyorum. Var olan ortak kültürün zenginleşmesi. Bildiği üzere 1990’lı yılların başından itibaren eski Sovyetlerin siyasal yönden ayrılmaları ve her Türk Cumhuriyetinin ayrı ve bağımsız bir devlet olması kararı, Türk dünyasında yukarıda sözünü ettiğim değişim rüzgârının hızla esmesini sağladı. Aslında bu, yüzyılların ötesinden sürüp gelen manevî bağların gün ışığına çıkmasını hızlandırmış oldu. Türk Cumhuriyetler ile özerk halkların Türklük düşüncesinde birleşmeleri ve kültürel birlik çevresinde yoğunlaşmaları, Türk diline sahip çıkma çabası içine girmeleri kıvançla izlediğimiz hareketler oldu ve olmaktadır. Türkiye’den Kosava’ya, Kosava’dan Moldova’ya, oradan güneye Kıbrıs’a, Kıbrıs’tan Avrasya’nın en uzak beldesi Uygur yerine dek Türk Dili'nin yarattığı eserler, bizim övünç kaynağımız olmuştur, olmalıdır da. Ben bunları Türkçenin zafer alıntıları olarak niteliyorum. Nitekim geçmişten bugüne yüzyılların süzgecinden geçerek önemli kişilikler yetiştiren Türk dünyası edebiyatları bunun çarpıcı örneklerini vermiştir. Fazla uzağa gitmeye gerek yok; işte, içinde bulunduğumuz bu yerde, Ohri’de XV. yüzyılda yetişmiş bir Ahmedî, ünlü İskender-name’nin dil yazarı şair Ahmedî. Bizim eski Türkiye Türkçesi dil hazinelerimizden olan pek çok eser onun kaleminden çıkmıştır. Aynı çağda, doğuda Çağatay dünyasının usta kalemi Ali Şir Nevayî, Muhakemetü’l-lugateyn ile Türk dilinin zenginliğini dünyaya duyuruyordu. Anadolu alanında Türkçenin ses bayrağını Yunus Emre dalgalandırıyordu. Bu çizgiyi içinde bulunduğumuz çağa kadar izleyebiliriz. Bu çizgide Manaslar, Korkut Atalar, Köroğlular, Karacaoğlanlar, İsmail Gaspralılar, Mahdum Kulular, Jambıllar, Cengiz Aytmatovlar, Bahtiyar Vahapzadeler, Özker Yaşinler, Necati Zekeriyalar, Nazım Hikmetler, Yahya Kemaller’i bir film şeridi gibi izleyebiliriz. Şimdi yeni bin yılın eşiğinde nedir beklentilerimiz? Biraz da bunun üzerinde durmak istiyorum. Sanatçı olsun, bilim adamı olsun yaşamını kaleminin ucuna adamış bir kişi, kuşkusuz öncelikle anlaşılmayı, kendisini iyi anlatmayı ve dolayısıyla geniş çevreye ulaşmayı amaç edinmiştir. Bir sanatçı ya da bir yazar, önce kendi öz dünyasındaki duygularıyla, heyecanlarıyla, imgeleriyle ((hayalleriyle), düşünceleriyle haşır neşirdir; onlarla yoğrulur ve kavrulur; onlarla bütünleşir ve özdeşleşir. Sonunda bu duygular, bu imgeler (hayaller), bu düşünceler, bazan gönül süzgecinden geçerek olgunlaşan bazan aklın yol göstericiliğinden fışkıran birer yapıt olarak gün ışığına çıkar. Yazarın kaleminden dökülen bir yapıt, onun öz benliğinin bir parçasıdır. Onu yaratan güç, elbette onun üzerinde titreyecek, onu koruyacak, korutacak, onun yaşaması için her yola, her çareye başvuracaktır. İşte yukarıda sözünü ettiğim bir yazarın anlaşılma kaygısı, kendisini anlatabilme kaygısı, geniş okuyucu kesimine ulaşabilme kaygısı. Bu, hem başlangıçta bir kâbus, hem de başarısızlıkta; başarıda alabildiğine geniş bir yol ve engin bir ufuk. Ancak bunları sağlayacak iki önemli ve vazgeçilmez araç: Dil ile yazı. Burada bir noktayı da özellikle vurgulamak istiyorum. İki binli yıllara girerken Türk dünyasının sesini duyurabilmede sanatın, özellikle de edebiyatın önemli bir rol üstlenmesi gerekir inancındayım. Türk dünyasının geniş coğrafyasında ortak duyguların, heyecanların, sevinçlerin dile gelmesinde ortak yazı dilinin veya konumuz çerçevesinde edebî dilin oluşturulması zorunluluğu kaçınılmaz bir gerçektir. Bu ortak dil elbette Türkçedir. Bu arada dilimizin, yani Türkçenin bilimsel ölçütler çerçevesinde iki önemli özelliğinden öncelikle söz etmek istiyorum. Bu konuda hiç de duygusal olmaya gerek yok. Çünkü bilimsel çalışmalar ve araştırmaların sonuçlarına dayanarak konuşuyorum. Birincisi Türk dilinin en eski yazılı belgelere sahip bir kültür dili olduğu gerçeğidir. İkincisi ise bugün için bizi en çok birbirimize bağlayan ve bir övünç vesilesi olan Türk dilinin dünyada en çok konuşulan beş dilden biri olmasıdır. UNESCO’nun 1980’li yıllarda yaptırdığı bir araştırmanın verilerine göre bu gerçekten, dünya dilleri arasındaki Türk dilinin ön sıralarda yer alması gerçeğinden söz ediyorum. Bir dilin dünya üzerinde dağılımı, konuşulabilirlilik, okunabilirlik ve yazılabilirlik özelliği, o dilin zenginliği konusunda vazgeçilmez bir ölçüdür. Ancak şunu da gözden uzak tutmamak gerekir ki böylesine kullanım alanı geniş ve yapı bakımından zengin dillerin diyelek (lehçe) ve ağız özelliklerini kendi bünyesinde bulundurması hatta koruması çok olağandır. İngiliz dilinin Amerika’da Amerikanca diye adlandırılması gibi. Kullanım alanı geniş dillerde bu örnekleri çoğaltmak olanaklıdır. Aynı dil özelliğini kendi dilimizde de görmekteyiz. Bugün Türk dili doğuda Çin’den batıda Manş’a dek uzanan geniş bir alanda hem konuşulmakta hem de yazılmaktadır. Bu geniş alan içinde var olan Türk dilinde bırakın diyelek (lehçe) özelliğini, hatta değil ama, ayrı bir dil özelliğini gösteren, farklı dil yapıları da söz konusudur. Türk dilinin bu zengin ve değişik yapısını burada size uzun uzun anlatacak değilim; bu konuyu dil bilginlerinin araştırmalarına bırakıyorum. Nitekim bu konudaki çalışmalar ve araştırmalar son zamanlarda oldukça hızlanmış ve gelişmiş durumdadır. Ama buradan vermek istediğim ileti, böylesine geniş bir kullanım alanına iye (sahip) bir dilde yapıt vermek, o yapıtı kaleme alan yazar için bir şans, hem de üstelik kendisini tanıtma, anlatma ve geniş okuyucu kitlesine ulaşma çabası içinde olan bir yazar için ana dilinde bir avantaj olsa gerek. Şimdi bu noktadan yani dilden yazıya geçmek istiyorum. “Dil anlatımını yazıda bulur.” gerçeğinden hareket ederek Türk yazı dilinin önemine dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Konuşulan dil ile yazı dili özellikle “ortak yazı dili” farklılığı dilbilimcilerin kabul ettiği ortak bir konudur. Türk dünyasında “ortak yazı dili” konusu yeni değildir. Yani Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya atılmış bir konu değildir. Üstelik bu, tam tersine Sovyetler Birliğinin oluşumundan yani 1917 Bolşevik İhtilâlinden çok önceleri savunulmuş bir sav (tez) idi. Kırımlı Gaspıralı İsmail, 1883 yılında Bahçesaray’da Tercüman adlı bir gazete çıkarmaya başlamış ve bu gazetede, Rusya’da yaşayan Türklerin Türklük bilincinin uyanmasında büyük rol oynamıştı. İşte İsmail Gaspıralı daha o yıllardan başlayarak bir ortak yazı dili savını (tezini) öne sürmüş; bu savı da gazetenin başlığının altına koyduğu “Dilde, düşüncede, işte birlik” özdeyişi ile pekiştirmişti. Bu ortak yazı dili pek çok tartışmayı beraberinde getirmiş; ama en büyük tartışma da ortak bir alfabenin belirlenmesi konusunda yoğunlaşmıştır. Son birkaç yıldır Türk dünyasında yeniden canlı bir tartışmanın konusu olan ortak alfabe, ilkin 1926 yılının Mart ayında Bakû’de toplanan Birinci Türkbilim Kurultayı'nda uzun uzun görüşülmüş ve sonunda Lâtin esasına dayalı bir alfabe dizgesi (sistemi) benimsenmişti. Oysa o tarihten önce gerek Orta Asya Türklerinde olsun, gerek Osmanlı Türklerinde olsun Arap alfabesi kullanılıyordu. Bakû Kurultayında kabul edilen Lâtin esasına dayalı alfabe dizgesi (sistemi) yeni Türkiye cumhuriyetinde de aynı sorunu gündeme getirmiş ve özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün yönlendirmeleriyle bizde de Lâtin esasına dayalı alfabe dizgesi (sistemi) benimsenmişti. Böylece Türk dünyasında büyük ölçüde yeniden yazıda birlik yolunda önemli bir adım atılmıştı. Ne var ki Stalin rejiminin baskısı sonucunda Sovyetler Birliğindeki Türkler, Kiril alfabesini kullanmak zorunda bırakılıyor. Böylece de yazıda birlik umutları iyiden iyiye sönmüş oluyordu. Şimdi son yıllarda Sovyetler Birliğinin çözülmesi ve özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları elli yıl sonra “Yazıda birlik” düşüncesini yeniden gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bu konuda gerek Türkiye üniversiteleri ile bilim kuruluşlarında gerekse Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde son yıllarda ciddî çalışmalar yürütülmüş ve yürütülmeye devam edilmektedir. Özellikle istanbul’da Marmara Üniversitesinde gerçekleştirilen “Dünyada Türklük Araştırmaları ve Türkiye” ile “Çağdaş Türk Alfabeleri” konulu sempozyumlar yanında Kültür Bakanlığının yaptığı “Sürekli Türk Dili Kurultayı” hep bu konuları tartışmış ve bu toplantılarda olumlu kararlar alınmıştır. Ben burada gene “alfabe birliği” konusunu bilim adamlarının araştırmalarına ve özellikle her cumhuriyetin sağduyuyla alacağı kararlara bırakarak şu kanımı dile getirmek istiyorum. Önce “alfabe birliği” sonra da “ortak yazı dili” kuşkusuz bilimciler yanında yazarlarımızı da yakından ilgilendiren bir konudur. Kendini okutmak ve tanıtmak isteyen bir yazarımızın elbette geniş okuyucu kitlesine ulaşmada, özellikle Türk dünyasına seslenebilmede bu “alfabe birliği” ve “ortak yazı dili” düşüncesini geliştirmesi, olgunlaştırması, hatta ona sahip çıkması vazgeçilmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Elli yıl sonra önümüze gelen bir olanağı, hatta bu şansı iyi değerlendirmek zorundayız. Aslında ben bunun öyle kolay olacağını veya gerçekleşeceğini söylemek istemiyorum. Ama önce bu konuya sahip çıkmalı, bunu başaracağımıza inanmalı, sonra yola çıkmalı. Bu yolda elli yıl yitirilmişse bunu gerçekleştirmek için gerekirse elli yıl sabırla çalışalım. İnsanların yaşamında elli yıl belki çok büyük bir zaman dilimi olarak görülebilir. Oysa ulusların tarihinde bu zaman dilimi insan yaşamına göre elli gün bile değildir. Onun için tarihsel görevimizin bilincinde bu konuya sıkı sarılmak ve sağlam adımlar atmak zorundayız. Burada yükün en ağır olanı da biz bilim adamları ile yazarlara düşmektedir. Bu düşünce çerçevesinde kurum ve kuruluşlarımızı da gayrete getirmeliyiz. Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıkları olmak üzere kültür kurumlarımız, derneklerimiz de bu yolda kendi olanaklarını kullanmalı, Türkçenin konuşulduğu bütün topraklarda ses bayrağı olarak dilimizin canlı ve akıcı olmasına hizmet etmeli, ortak dil birliği düşüncesinde birleşmelidirler. Nitekim Türk Dil Kurumu bu konuda üzerine düşen görevi gücünün yettiğince yürütmektedir. Kıbatek gibi kuruluşları da yürekten desteklemektedir. Bu itibarla yeni bir oluşum ve kuruluş içinde olan Kıbatek’i bu yoldaki çalışmaları bakımından destekliyor ve yüreklendirmeyi bir görev biliyoruz. Yeter ki bu tür etkinlikler Türkçenin gücüne, zenginliğine, güzelliğine ve yaygınlaşmasına hizmet etsin.
Prof. Dr. İsmail PARLATIR |