Türkbilim >> Dilbilim >> Dilbilimsel Savyazılar - Tarihten Geleceğe Türk Dili

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

TARİHTEN GELECEĞE TÜRK DİLİ

        Türk Dili'nin en eski izleri Sümer kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir. M.Ö. 3100-M.Ö. 1800 yılları arasına ait Sümerce metinlerde 300'den fazla Türkçe söz yer almaktadır. Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler ya ortak kökenden gelmektedir ya da alışveriş sonucu ortaya çıkmıştır. Hangi olasılık doğru olursa olsun Türkçenin ilk verileri M.Ö. 2000-3000 arasına çıkmakta, yani bundan 4-5000 yıl geriye gitmektedir. Ortak sözler Türklerle Sümerlerin komşu olduklarını da gösterir. Türklerin hiç olmazsa bir bölümü M.Ö. 2000-3000 yılları arasında, belki de daha önce Ön Asya'da yaşamış olmalıdır.

        M.Ö. 7.-3. yüzyıllar arasında Karadeniz'le Hazar'ın kuzeyinde ve Kuzeydoğusunda yaşayan Sakaların önemli bir bölüğü ve yöneticileri de büyük olasılıkla Türktü. M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Sakaların kadın hükümdarının adı Yunan kaynaklarında Tomiris olarak geçer. Bu sözcük Türkçe Temir (demir) olsa gerektir.

         Dîvânü Lûgati't-Türk'te anlatıldığına göre İskender'in Türkistan seferi sırasında (M.Ö. 330'lar) Türklerin bir kesimi, hükümdarları Şu yönetiminde Hocent dolayında, yani Seyhun'un yukarı havzalarında idiler. İskender'in gelişiyle Şu ve onun yönetimindeki Türkler Altaylara çekildiler; Oğuzlar ise Hocent dolayında kaldılar.

        Çin kaynaklarındaki ilk bilgilere göre Türkler Çin'in kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. M.Ö. 220'lerde ortaya çıkan Tuman (Teoman) Yabgu ve M.Ö. 209'da hükümdar olan oğlu Motun (Mete) Yabgu, Hunların büyük hükümdarlarıydılar ve merkezleri bugünkü Moğolistanda bulunan Orhun vadisindeydi. Hunlardan sonra da Topalar, Avarlar, Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde, M.S. 840'a kadar Türklerin merkezi Orhun vadisinde olmuştur. M.Ö. 220 - M.S. 840 arasındaki 1000 yılı aşkın dönemde Türkler erkli (kudretli) zamanlarında Okyanus kıyılarından Hazar'a, üstelik bazen Karadeniz'in kuzeyine dek uzanan topraklara hükmediyorlardı. Türklerden bir bölüğü M.S. 370'lerde İdil'i geçmiş, Kafkaslarla Karadeniz'in kuzeyine ulaşmıştı. Batı Hunları, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar 370'ten başlayarak yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa ve Balkanları yönetimleri altında bulundurmuşlardır.

        Asya ile Avrupa Hunlarına ilişkin herhangi bir Türkçe metin elimizde bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans kaynaklarına geçen kimi özel adlar ve sözcükler onlara ait Türkçe veriler olarak kabul edilmektedir. Çin kaynaklarında geçen tehri, kut, yabgu, ordu, temir gibi sözlerin Çinceleşmiş biçimleri, milât yıllarına ait Türkçe verilerdir. Attilâ'nın babasının adı olan Muncuk (Boncuk) ve oğullarının adları Dehizik, İrnek, İlek Türkçeyle açıklanabilmektedir. 6.-9. yüzyıllardaki Tuna Bulgarlarından yıl ve ay adları ile birkaç sözcüklük kimi küçük metinler kalmıştır. Yıllar hayvan adlarıyla adlandırıldığı için yıl adları aynı zamanda çeşitli hayvanların adlarını gösteriyordu. Aylar sıra sayılarıyla ifade edildiği için Bulgar Türkçesindeki sayıların adlarını da böylece öğrenmiş oluyorduk.

        Moğolistan'da bulunmuş olan 6 satırlık Çoyr yazıtı tarihi bilinen en eski metindir. İlteriş Kağan'a katılan bir askeri anlatan metin 687-692 arasında yazılmış olmalıdır. Orhun anıtları olarak bilinen İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-Huşotu), Tonyukuk, Köl Tigin, Bilge Kağan anıtları 719-735 yılları arasında yazılmışlardır. Uygurların ikinci kağanı Moyun Çor Kağan'a ait Taryat, Tes ve Şine-Usu anıtları 753-760 arasında dikilmiştir. Moğolistan'da, Yenisey vadisinde, Kazakistan'da, Talas'ta (Kırgızistan), Kuzey Kafkasya'da, İdil-Ural bölgesinde, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya'da Göktürk harfleriyle yazılmış daha yüzlerce yazıt bulunmuştur. Bu küçük yazıtların 7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Demek ki bu yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Balkanlardan, üstelik Macaristan'dan Güney Sibirya'ya ve Moğolistan içlerine kadar uzanan alanda Türkçe, Göktürk harfleriyle yazılan bir yazılı dil olarak kullanılmaktaydı.

        9. yüzyıldan itibaren Türkçenin yazılı ürünlerini daha güneyde, Tarım havzasında da görmeye başlıyoruz. 840'ta Tarım havzasında ve Gansu bölgesinde devletler kuran Uygurlar; Göktürk, Uygur, Soğdak ve Brahmi alfabeleriyle kâğıt üzerine yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce belge bıraktılar. Üstelik bunların bir kısmı yazma değil, basma eserlerdi. Uygur yazılı eserleri, Gansu bölgesinde 17. yüzyıla dek sürmüştür.

        11. yüzyılda Kâşgar ile Balasagun çevresi de bir Türk kültür çevresi olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli Kutadgu Bilig Balasagun'da yazılmaya başlanmış, Kâşgar'da Karahanlı hükümdarına sunulmuştur. 1070'lerde Bağdat'ta yazılan Dîvânü Lûgati't-Türk de aslında Kâşgar çevresinin yapıtıdır. Türkler 10. yüzyılda Müslüman oldukları hâlde 11. yüzyılda Arap yazısı henüz Türklerin yazısı durumuna gelmemişti. Kâşgarlı Mahmut 1070'lerde Türk yazısının Uygur yazısı olduğunu kesin olarak belirtmiştir.

        Kâşgarlı Mahmut Türklerin 20 boy olduğunu yazar ve onları batıdan doğuya doğru şöyle sıralar: 1. Beçenek, 2. Kıfçak, 3. Oğuz, 4. Yemek, 5. Başgırt, 6. Basmıl, 7. Kay, 8. Yabaku, 9.Tatar, 10. Kırkız, 11. Çigil, 12. Tohsı, 13. Yağma, 14. Uğrak, 15. Çaruk, 16. Çomul, 17. Uygur, 18. Tangut, 19. Hıtay. Listedeki Hıtay'ı Kâşgarlı'nın ifadesiyle "Çin ülkesi" olarak ayırmak gerekir. Bu sıralamadan az sonra Kâşgarlı Beçeneklerle Kıfçaklar arasına Suvarlarla Bulgarları yerleştirir. Kâşgarlı'nın iki dilli oldukları için dillerini bozuk saydığı Soğdak, Kençek, Argu ve Tangutlardan Arguları da Türk boyları arasında saymalıyız. Demek ki 11. yüzyılda Balkanlardaki Bizans sınırından Çin ve Moğalistan içlerine kadar Türkçe konuşuluyordu.

        13. yüzyılda Türk yazı dilinin merkezîleştiği bölge Aral'ın güneyindeki Harezm bölgesidir. 13.-14. yüzyıllarda Altınordu'nun merkezi olan Hazar'ın kuzey kıyısındaki Saray'dan hatta daha batıdaki Kırım'dan Tarım havzasının doğusundaki Gansu'ya dek Türk yazı dili kesintisiz olarak kullanılıyordu. Tarım havzasıyla Gansu'da kullanılan dile Türkbilim literatüründe Uygur Türkçesi, Altınordu ve Türkistan alanında kullanılan dileyse Harezm Türkçesi denmektedir. Ancak ikisi arasında ses ve dilbilgisi yönünden hemen hemen hiç fark yoktur. Yazıları ise farklıdır. Birincisi Uygur, ikincisi Arap yazısını kullanır.

        13. ve 14. yüzyıllarda Türk yazı dili, bu ana alandan başka üç coğrafyada daha kullanılıyordu. Bunlardan biri Yukarı İdil (bugünkü Tataristan) alanıdır. Burada bulunan mezar yazıtlarının dili İdil Bulgarcası idi. İkincisi Mısır ve kısmen Suriye idi. Buradaki yazı dili Harezm Türkçesine çok yakındı ve Kıpçak Türkçesi adını taşıyordu. Üçüncü alan Azerbaycan ve Anadolu alanıydı. 13. yüzyılda bu alanda Oğuz ağızına dayanan yeni bir yazı dili doğmuştu. Bu yazı dili Balkanlara doğru alanını genişleterek kesintisizce bugüne dek sürmüştür. Yalnızca mezar yazıtlarında gördüğümüz İdil Bulgarcası 14. yüzyıldan sonra yerini Kıpçakçaya bırakır. Mısır ve Suriye'deyse 15. yüzyıldan sonra Kıpçak Türkçesi kullanılmaz olur.

        Karadeniz, Kafkaslar, Hazar denizi ve İran, Kuzey-Doğu Türkçesi ile Batı Türkçesini ayıran doğal sınırlardır. 11. yüzyıldan itibaren Oğuzlar İran'ı aşarak Azerbaycan ve Anadolu'ya gelmişler ve Batı Türklüğünü oluşturmuşlardır. Batı Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara taşmış, daha sonra Macaristan sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak ve Suriye'nin kuzey bölgeleri de Batı Türklerinin 11. yüzyıldan itibaren yerleştikleri yerlerdi ve buralardaki nüfus Anadolu Türklüğünün doğal uzantısıydı. Öte yandan Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine de önemli sayıda Osmanlı Türkü yerleşmişti. Bütün bu alanlarda Batı Türkçesi ortak bir yazı dili olarak kullanılmıştır. 13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan'da yazılan eserleri, yazı dili olarak birbirinden ayırmak kolay değildir. Bu yüzyıllarda yazı dili daha ölçünleşmemiştir (standartlaşmamıştır) ve Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlarda henüz siyasal birlik de yoktur; bölgede çeşitli Türk beylik ve devletleri hüküm sürmektedir. 15. yüzyılda Osmanlılar güçlenerek birliği kurmaya yönelirler ve yeni oluşmaya başlayan İstanbul ağızı esasında Osmanlı Türkçesi standart duruma gelir. 16. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Suriye ve Irak da Osmanlı topraklarına girer; böylece bu bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı içine girerler. Kuzey ve Güney Azerbaycan, İran'la birlikte bir başka Türk devletinin, Safevîlerin yönetiminde kalır. Ancak yine de 16. yüzyılda Azerbaycan ile Osmanlı yazı dillerinin kesin biçimde ayrıldığını söylemek doğru değildir. Hatayî ve Fuzulî her iki çevrenin de ozanıdır (şairidir). 17. yüzyıldan sonra iki yazı dilinin ayrıldığını söylemek olanaklıdır; ancak aralarındaki fark yok denecek kadar azdır.

        Kuzey ve doğu Türklerinde Harezm Türkçesinin süreği (devamı) niteliğindeki Çağatay Türkçesi tek ve ortak yazı dili olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına dek sürdü. Bunun bir tek istisnası vardı: Kırım Hanlığı. Osmanlı yönetiminde bulunduğu için Kırım Hanlığında kullanılan yazı dili Osmanlı Türkçesi'ydi. 

        13. yüzyıldan itibaren iki ayrı yazı dili olarak gelişen Doğu ve Batı Türkçeleri sürekli olarak birbirleriyle ilişkide olmuşlardır. Çağatay alanı yapıtları, özellikle Nevayî Osmanlı ve Azerbaycan Türklerince hep okunmuştur. Buna karşılık Osmanlı yapıtları da özellikle İdil-Ural bölgesinde sürekli okunmuştur. Osmanlı ve Azerbaycan alanında Nevayî'ye Çağatayca olarak nazireler yazılmış ve bu 19. yüzyıla kadar sürmüştür.

        1552'de Kazan'ın düşmesiyle başlayan Rus yayılması 1885'te Batı Türkistan'ın işgaliyle tamamlanmıştır. Doğu Türkistan 1760'larda Çin işgaline uğramıştı. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde bağımsız olan Türkler yalnızca Osmanlı Türkleriydi.

        19. yüzyılın ortalarında Türk yazı dilleri için yeni bir süreç başlar. Kazan Üniversitesinde öğretmenlik yapan doğubilimci ve papaz İlminski, her Türk boyunun konuşma dilinin ayrı bir yazı dili durumuna gelmesi gerektiği görüşünü ortaya koyar ve bunun için çalışmaya başlar. Özellikle Tatar aydınlarıyla Kazan'da okuyan Kazak aydınları üzerinde etkili olur. Bu iki Türk boyunun kimi yazar ve ozanları (şairleri), ortak olan Çağatay yazı dili yerine kendi konuşma dillerini yazı dili durumuna getirmeye çalışırlar. Yüzyılın sonlarına doğru Tatar ve Kazak yazı dillerinin ilk yapıtları verilmeye başlar. İlminski'ye karşılık Gaspıralı İsmail, 1884'te Bahçesaray'da (Kırım) çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesi ve Türk dünyasının her yanında açtırdığı "Usûl-i cedit" okulları aracılığıyla ortak yazı dilini savunur; bütün Türk dünyasının yalınlaştırılmış İstanbul Türkçesinde birleştirilmesini ister. Rusya'da Meşrutiyetin ilân edildiği 1905 yılından itibaren Kırım, İdil-Ural, Azerbaycan ve Türkistan bölgelerinde Türk yazı dili konusu sıkı bir biçimde tartışılır. Gaspıralı İsmail'in etkisinde kalan Türk aydınları yazı dilinde birlik düşüncesini savunarak buna uygun eserler verirler. İlminski'nin düşünceleriyse başka doğubilimcilerce ve Çarlık memurlarınca yayılmaya çalışılır. İlminski gibi bir papaz ve doğubilimci olan Nikolay Ostroumov 1870'ten 1918'e dek Türkistan Vilâyetinin Gazeti'ni çıkararak bu gazete aracılığıyla İrancalaşmış Özbek ağızlarını yazı dili yapmaya çalışır. 1888-1902 arasında çıkarılan Dala Vilâyeti gazetesi Kazakçayı, 1905-1908 arasında çıkarılan Mecmûa-yı Mâverâyı Bahr-ı Hazar Türkmenceyi yazı dili yapmaya uğraşır. Her üç gazete de Çar yönetimince çıkarılmaktadır. Yüzyılın başındaki bu tartışma ve uygulamalar kaynaklara ulaşmanın zorluğu yüzünden bugüne dek ciddî biçimde araştırılmış değildir. Ancak 1917'deki Bolşevik devriminden sonra serbest tartışma ortamı yok edilmiş, İlminski ve Ostroumov'un düşünceleri zorla uygulanarak her Türk boyunun konuşma dili ayrı yazı dili durumuna getirilmiştir. Bu süreç, Sovyetler Birliği'nde 1930'larda tamamlanmıştır. Çin yönetimindeki Doğu Türkistan'daysa Uygurca, Çağatay yazı dilinin süreği (devamı) olarak sürerken 1949'daki komünist yönetimden sonra yerelleştirilmiştir. Alfabe değişiklikleriyle bu süreç hızlandırılmış, her Türk yazı dili için ayrı alfabeler oluşturularak farklılık artırılmaya çalışılmıştır. Bütün bu çalışmalar sonunda bugün 20 Türk yazı dili ortaya çıkmış bulunmaktadır:

1) Türkiye Türkçesi, 2) Gagavuz Türkçesi, 3) Azerbaycan Türkçesi, 4) Türkmen Türkçesi, 5) Kırım Tatar Türkçesi, 6) Karaçay-Malkar Türkçesi, 7) Nogay Türkçesi, 8) Kumuk Türkçesi, 9) Kazan Tatar Türkçesi, 10) Başkurt Türkçesi, 11) Kazak Türkçesi, 12) Karakalpak Türkçesi, 13) Kırgız Türkçesi, 14) Özbek Türkçesi, 15) Uygur Türkçesi, 16) Altay Türkçesi, 17) Hakas Türkçesi, 18) Tuva Türkçesi, 19) Saha (Yakut) Türkçesi, 20) Çuvaş Türkçesi.

        Rusya bugün dahi yeni yazı dilleri oluşturma fikrini bırakmış değildir. Tataristan Cumhuriyeti dışında kalan Batı Sibirya Tatarları ile Güney Sibirya'daki Şorların ağızları kimi fonlar ve yardımlar yoluyla yazı dili durumuna getirilmeye çalışılmaktadır.

        Türk dünyasında 1990'dan beri yeni bir süreç başlamıştır. Beş Türk cumhuriyeti bağımsız olmuş, öbürleri de daha serbest hareket edebilme olanağına kavuşmuştur. Şimdi artık kendi kültür politikalarını kendileri belirleyebilecek duruma gelmişlerdir. Nitekim bunun etkisi de kısa zamanda görülmeye başlanmıştır. 1991 Aralığında Azerbaycan, 1993 Nisanında Türkmenistan, 1993 Eylülünde Özbekistan, 1994 Şubatında Karakalpakistan Lâtin alfabesine geçme kararı almışlardır. Bu ülkelerde yeni alfabeye geçiş kademeli olarak uygulamaya konmuştur. Öte yandan Kırım Türkleri ile Gagavuzlar da Lâtin alfabesine geçerek kimi süreli yayınlarını yeni alfabeyle basmaya başlamışlardır.

        "Dil dışı koşullar" dediğimiz siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler de Türk yazı dilleri arasında yeni etkileşim ve oluşumlara yol açmaya başlamıştır. Türkiye'de Türk cumhuriyetlerinin edebiyatlarına ilişkin kimi parçalar lise edebiyat betiklerine (kitaplarına) konmuştur. Türk Ocakları, Kültür Bakanlığı, TÖMER gibi kuruluşlarca Türk diyeleklerini (lehçelerini) öğreten kurslar açılmıştır. Sonunda dört üniversitede (Ankara, Gazi, Muğla, Atatürk) Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümleri açılmıştır. Pek çok Türkiyeli genç Türk, Türk cumhuriyetlerinde öğrenim görmektedir. Sayıları az da olsa toplumsal bilim dallarındaki kimi genç araştırıcılar Türk toplulukları arasında araştırmalar yapmaya başlamışlardır. Avrasya televizyonunun kimi genç yapımcıları da Türk dünyasına sık sık giderek yeni yapımlara imzalarını atmaktadırlar. Siyasal, ekonomik, bilimsel ve kültürel kurullar da sık sık bu dünyaya yolculuk etmektedir. Türk cumhuriyet ve topluluklarında uzun süreli kalan iş adamları ve görevliler de az değildir. Bütün bu girişim ve ilişkiler Türk diyeleklerinin (lehçelerinin) Türkiyeli aydınlarca ve gençlerce öğrenilmesine yol açmaktadır.

        Türkiye Türkçesinin öbür Türklerce öğrenilmesiyse çok daha büyük ölçülerde karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'de öğrenim görerek bizim Türkçemizi öğrenen öğrencilerin sayısı 10.000'i geçmiştir. Ekonomik, kültürel ya da bilimsel nedenlerle Türkiye'ye gelip kısa ya da uzun süreli ülkemizde kalan ve Türkiye Türkçesiyle bizlerle anlaşabilen pek çok kişi vardır. Öte yandan Türk cumhuriyet ve topluluklarında pek çok okul açılmıştır ve bu okullarda onbinlerce öğrenci okumakta, Türkiye Türkçesini öğrenmektedir. Doğrudan doğruya Türk televizyonlarını izleyebilen Azerbaycan ya da Avrasya yayınlarına bakan Türkistan cumhuriyetleri bu kanalla da Türkiye Türkçesine yakınlaşmaktadır.

        Bütün bu bağlantıların ve etkinliklerin sonuçlarını önümüzdeki yıllarda görebiliriz. Türk televizyonlarını izleyen Azerbaycanlı çocuklar daha şimdiden Türkiye Türkçesindeki farklı sözcükleri tanımaya ve hatta kullanmaya başlamışlardır. Samaylot yerine uçak sözcüğü pek çok Türk topluluğuna ulaşmıştır. Türkiye Türkleri de artık orun (yer), kıyın (zor), çalar (nüans), kayıtmak (geri dönmek), aylanmak (çevresinde dönmek), uçraşmak (karşılaşmak), tapmak (bulmak) gibi kelimeleri tanımaya başlamalıdırlar.

        Eski Sovyetler dışındaki Türk dünyasıyla ilişkilerimiz de artmıştır. Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya, Romanya gibi Balkan ülkelerinde yaşayan Türklerle artık daha sık bağlantı durumundayız. Balkanlardan gelen pek çok Türk genci de Türk üniversitelerinde okumaktadırlar. Bu ülkelerin çoğunda ilk ve orta dereceli okullarda Türkçe öğretim yapılmakta, Türkçe gazete ve dergiler çıkarılmaktadır. Hemen hemen hepsinden Türk televizyonları izlenmektedir. İran'da da Azerbaycan Türkçesiyle (Arap harfleriyle) dergi ve betikler (kitaplar) yayımlanmakta, belirli saatlere özgü radyo ve televizyon yayınları yapılmaktadır. İran'da artık Türkçe eğitim istekleri başlamıştır. Irak'ta, 36. paralelin kuzeyinde birkaç yıldan beridir Türkçe öğretim yapılmaya başlanmıştır; Türkçe gazete ve televizyon yayınları yapılmaktadır.

        Türk Dili yarın nasıl olacaktır? Yukarıda sayılan gelişmeler elbette Türk Dili'nin yarınını büyük ölçüde belirleyecektir. 20 yıl sonra Türkiye Türkçesi, Türk dünyasındaki pek çok aydınca bilinen ve Türkler arası zeminlerde kullanılan bir iletişim dili olacaktır. Bu süre içinde Birleşmiş Milletlerce kabul edilmiş olması da olasıdır. Türk dünyasının kimi genç aydınları az da olsa makale, şiir, öykü ve betiklerini (kitaplarını) Türkiye Türkçesiyle yazmaya başlayacaklardır. Onların, bizim yazı dilimizle yazdıkları yapıtlarda kendi diyeleklerine (lehçelerine) ilişkin kimi sözcükler, üstelik ses ve biçimsel özellikler bulunabilecektir. Böylece bizler de o diyeleklerden küçük tatlar almaya başlayacağız. Kuşkusuz Türkiye Türklerinden yetişmiş kimi ozan (şair) ve yazarlar da yapıtlarına Türk diyeleklerinden sözcükler ve kimi özellikler serpiştireceklerdir. Bu hem Türkiye Türkçesinin kendi kaynaklarından beslenerek zenginleşmesine, hem de yeni tatlarla çeşitlenmesine yol açacaktır. Böylece 4000 yıl önce Sümer kaynaklarında görülen agar (ağır), di- (demek), dingir (tenri-tanrı), dug- (dökmek), men (ben), zae (sen), zag (sağ), gişig (eşik-kapı) gibi sözcükler önümüzdeki bin yıllarda sonsuzluğa doğru yollarında ilerlemeyi sürdüreceklerdir.

 

Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN