Türkbilim >> Öz Türkçe >> Öz Türkçesel Savyazılar - "Dil, Düşüncenin Evidir."

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

"DİL, DÜŞÜNCENİN EVİDİR."

         Zavallı Osmanlıca! Türkçe'den, Arapça'dan, Farsça'dan, daha birçok dilden aldığı sözcüklerle, kavramlarla, kurallarla yaşıyordu. Son dönemlerinde (Tanzimat sonrasında) bu karışıma, Batı dillerinden alınan sözcükler de eklenmişti. O yapay dilin günlük konuşmalarda kullanılması kolay değildi. Dolayısıyla yazı dili ayrı, konuşma dili ayrıydı. Ancak Batı dillerinden, özellikle Fransızca'dan alınan sözcükler, aydınların günlük konuşmalarına da giriyordu. Örneğin Ahmet Mithat, çalışma odasının kapısını vuran Beşir Fuat'a "Antre!" (Fransızca : Giriniz!) diyordu.

         Zavallı Osmanlıca! Ne de kolay yıkılıp gitti. Selanik'te başlayarak kökenini, halkın dil bilincinde ve konuşma dilinde bulan yalın dil akımı, beslenip gelişerek yirmi yılda Osmanlıca'yı tahtından indirdi. Yüzyıllar içinde oluşmuş bir yazı dilinin böylesine kolayca ortadan kalkması üzerinde yeterince durulduğunu, bu olgunun yeterince incelendiğini sanmıyorum.

         Osmanlıca, yazınbilim (edebiyat) dili olarak kurallarına uyan edebiyatçıların görkemli yapıtlar ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. Ancak bu edebiyat, düşünceyi neredeyse yok sayıyor, özellikle koşuk (şiir) alanında tümüyle kipsözlere (mazmunlara) dayanıyordu.

          Çağlar geçmiş; bu anlayış geçersizleşmişti. Osmanlıca'nın olanakları da tüketilmişti. Tanzimat sonrasının edebiyatçıları; yeni kavramları, yeni düşünceleri anlatıp açıklamak istediklerinde ne denli yetersiz kaldıklarını sezmişler midir, bilinmez. Yazınbilimin dile yaslanan bir sanatsal bilim türü olduğunu göz önüne alırsak umarsızlıklarının bilincine varmamaları olası değildi, diyebiliriz.

          Osmanlıca'nın en zayıf yanı, yen kavramları karşılamakta yetersiz kalışı ile düşünce dili olmayışıydı. Kuşkusuz yalnız edebiyatçılar değil düşünsel üretimde bulunmak isteyenler de çok zorlanıyordu.

          Yen kavramları karşılamak için Arapça köklerden sözcük uyduruluyor ya da Batı dillerindeki sözcükler alınıyordu. Yapay dil Osmanlıca daha da yapaylaşıyor, köksüzleşiyordu. Kısacası, çağdaş düşünceyi doğrudan ve açıkça anlatmak hemen hemen olanaksızdı. Böyle bir ülkenin yıkılıp geçmişe karışmasından daha doğal ne olabilir? Evet, çevremize bakarak dil kirleniyor, diyoruz. İşyeri adları, markalar, kitle iletişim araçlarında kullanılan sözcükler... Yabancı sözcükler günlük yaşamın hemen her alanına yayılıyor. Genelağın (internetin) bütün dünyayı Amerika güdümlü İngilizce'ye bağımlı kıldığı sanılıyor. Bütün bunların kültürel yayılımcılıkla (emperyalizmle) ilişkili yönleri var diyor, olanlara karşı çıkıyoruz. Doğrudan yabancı dille eğitim veren öğretim kurumları var. Bunlara da karşı çıkıyoruz. Öncelikle karşı çıkılacak durumunsa düşüncemizin kısıtlanması olduğunu da bilmeliyiz.

          Düşüncesini doğrudan doğruya kendi dilinde açıkça anlatamayan aydınların yaşadığı bir ülke olmak... Yabancı kavramlarla düşünen, düşüncesini yabancı kavramlarla anlatmaya çabalayanların ülkesi... Bu, düşünsel üretimin gelişmemesi demek! Bir ülkenin, başka dillerin, başka düşüncelerin etkisi altında, kısıtlı yaşaması demek!

          Nedir dilin gelişmesi? Orhan Hançerlioğlu, şöyle (Kültürümüzden İnsan Adaları, İst. 1995, s. 192-193) anlatıyordu :

          "Dilin gelişmesi demek türetilebilir olması demektir. Bu çok önemli! Türetebilmek içinse kök anlamının bizim olması gerekir. Sözgelimi, istiklal sözcüğü yüzyıllarca kullanılmıştır. O kökten, killet kökünden iki sözcük türetilebilmiş : İstiklal, müstakil. Kök bizim değil; neresini türetirsiniz bunun? Buna karşılık bağgillerden bağımsızlık... Bağ kökünden 38 sözcük türetmiş bulunuyoruz. Daha 338 sözcük de türetiriz. Bağımlı, bağımlılık, bağımsız, bağlaşık, bağdaşım... İstediğiniz kadar türetin çünkü kök sizin! Türetemeyince beynimizi de geliştiremiyoruz. Düşüncelerimizi geliştirmek için dilimizi geliştirmek gerek. Dilimizi geliştirebilmek için dilin türetilebilir olması gerek. Dilin türetilebilir olması için de Türkçe olması gerek."

          Osmanlıca'nın oluşumunda payı bulunanlar, başka dillerden sözcük ve kavram alırken hiç kuşkusuz ki bilinçli değillerdi. 21. yüzyıl adamı bilinçli olmak zorunda. Ardında yüzyılların deneyimleri var.

          12 Eylül'ün cuntacıları da sıradan bir yurttaşın bile vasiyetine dokunulamazken Mustafa Kemal Atatürk'ün vasiyetini geçersiz kılan yasa çıkarıp Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu'nu güdümlü duruma getirirken bilinçliydiler. Yabancı dille eğitim yapılmasına ol veren yasanın yapıcılarının da bilinçli olmadığı düşünülemez. Bugün bütün bunlar göz önüne alınarak kültürel yayılımcılığa, bağımsızlık bilinciyle karşı çıkılıyor. Önce düşünsel bağımsızlık! Bunun için de dilimizin yabancı diller boyunduruğuna girmemesi yaşamsal önem taşıyor!

          Düşünür ne güzel anlatmış : "Dil, düşüncenin evidir."

 

Alpay KABACALI