TÜRKÇE'NİN
ÖZLEŞTİRİLİP GELİŞTİRİLMESİ ÇABALARI
Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeni bir devletin kurulmasından sonra Atatürk'ün dil
çalışmalarına verdiği öncelik ile önemin nedenini Türkçenin tarihsel
dalgalanmasında aramak gerekir.
Osmanlı aydınları arasında dil tartışılarının giderek arttığı bir dönemde
öğrenimini tamamlayarak bütün ulusal konularla yakından ilgilenip geleceğe dönük
tasarımlarını olgunlaştıran Mustafa Kemal'in daha Birinci Dünya Savaşı
yıllarında Türkçe'nin özleşmesi sorununa eğildiği görülmektedir.
Silvan'da bulunurken anı defterine, 10.12.1916 günü için şunları yazmıştı: “Yemekten önce Emin
Bey`in Türkçe Şiirler'i ile Fikret'in Rübab-ı Şikeste' sinden aynı zeminde kimi
parçalarını okuyarak bir karşılaştırma yapmak istedim. İkisi de başka güzel.
Ancak Türkçe olanda da, diğerinde de aynı derecede Arapça, Farsça kelimeler
var!..”
Bu satırlar Atatürk'ün, kendisine “ulusal şair” sanı verilen Mehmet Emin
Yurdakul'un özellikle Türkçe diye nitelendirdiği şiirlerinde bile Arapça-Farsça
sözcükleri çok bulduğunu ve bunların dilden ayıklanması gerektiği kanısında
olduğunu açıkça göstermektedir.
Ulusa ve ulusallığa dayanan Atatürk, dili ulusallığın en belirgin
özelliklerinden biri olarak değerlendiriyordu. Bu noktadan da yola çıkarak
amacı, Falih Rıfkı Atay'ın da belirttiği gibi “dilde Türkçeciliği devlete mal
etmek” ve “zengin, güzel ve ulusal Türkçenin oluşmasını sağlamaktı.” (Falih
Rıfkı Atay, Çankaya, 479 ).
Ulusal dil, özgül nitelikleri koruyup yabancı dillerin baskısından kurtulmuş dil
demektir. Atatürk bunu gerçekleştirmek için izlenecek yolu S. Maksudi Arsal'ın
Türk Dili İçin adlı betiğinde (kitabında) 1930'da yazdığı önsözde şöyle
belirtmişti:
“Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve varsıl
(zengin) olması, ulusal duygunun gelişiminde başlıca etkendir. Türk Dili,
dillerin en varsıllarındandır, yeter ki bu dil bilinçle işlensin... Ülkesini,
yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır.“
Atatürk Türkiyesi`nde devrim hareketlerine girişildiğinde yeni bir alfabe
düzenlemek amacıyla oluşturulan kurula Dil Kurulu adı verilerek onun dil
alanında da çalışması öngörülmüştü.
Gerçekten de yeni Türk imcelerinin (harflerinin) benimsenmesinden sonra bu kurul
dağıtılmayarak Milli Eğitim Bakanlığı`na bağlanmıştı. Türkçe yazım kurallarının
saptanarak Türkçe Sözlük ile bir dilbilgisi yapıtının hazırlanmasıyla
görevlendirilen kurul yeni üyelerle de genişletilmişti. Ancak çalışmalarını
1931'e kadar sürdüren bu kurul bir Yazım Kılavuzu (İmla Lugati, 1928)
yayımlamasına karşın beklenen etkinliği gösterememişti. Bunda da belirli bir
çalışma yönteminin belirlenememesi ve üyeler arasındaki görüş ayrılığı etkili
olmuştu.
Kimi üyelerin kullandıkları Türkçe sözcükler “uydurma” denilerek suçlanmış,
TBMM'de kurulun ödeneğinin kesilmesi yoluna bile gidilmişti. Böylece de resmi
bir devlet dairesi niteliğinde çalışacak bir kuruluşla dilde beklenen gelişmenin
sağlanamayacağı anlaşılmıştı. Sorun ancak halkın da katkısını sağlayacak yeni
bir örgütlenmeye gidilerek çözümlenebilirdi.
Bu yeni örgütün ne olması gerektiği konusundaysa başlıca iki seçenek vardı: Kimi
batı ülkelerinde olduğu gibi bir dil akademisi kurulması ya da özel bir kurum
oluşturulması. Türkiye'de Fransız Akademisi’ne benzer bir dil akademisi
kurulması, daha Tanzimat döneminde gündeme girmiş ve üstelik uygulamaya da
geçilmişti.
Encümen-i Deniş adıyla 1851'de kurulan bu ilk akademi, ne yazık ki çoğu
üyelerinin yetersizliği, görüş ayrılıkları ve siyasal etkilerden kurtulamaması
gibi nedenlerle bir etkinlik göstermeden on yıl içinde dağılmıştı. Onun
canlandırılması için yıllar sonra M. Salahi Bey’in 1890'da 2. Abdülhamit'e
sunduğu öneri de işlerlik kazanamamıştı. 1930'lu yıllarda bir akademi kurulması
konusu yeniden günsellik kazanmıştı.
Böyle olmasına karşın Atatürk, dilde devrim sayılacak bir özleştirme ve geliştirmenin
resmi kuruluşlar ya da akademilerle değil dernek niteliğinde özel bir örgüt
aracılığı ile gerçekleştirilebileceği inancına varmıştı. Tarih çalışmaları için
1931'de kurulan derneğin olumlu çalışmaları bu kanısını daha da pekiştirmişti.
İşte dil çalışmalarını yönetecek olan dernek, 12 Temmuz 1932'de böylece
kurulmuş oldu. O zaman adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olan derneğin adı 1936'da
Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmiştir.
Koruyucu başkanlığını Atatürk'ün üstlendiği derneğin ilk kurultayında dilde
evrim mi devrim mi yapmak gerektiği sorunu enine boyuna tartışılmış ve
devrimcilik ilkesi benimsenmişti. Seçilen ilk yönetim kurulunun 17 Ekim 1932'de
yayımladığı bildiride dil devriminin amacı şöyle belirtilmişti :
a) Türk Dili’ni, ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı haline getirmek,
b) Türkçeyi, çağdaş uygarlığımızın önümüze getirdiği tüm gereksinimleri
karşılayacağı bir yetkinliğe erdirmek.
Bu amaç doğrultusunda Türkçeyi özlenen varsıllığa (zenginliğe) ve güzelliğe
kavuşturmada asıl sorun terimler konusunda düğümleniyordu. Aslında terimler,
daha 19. yüzyılın başlarında büyük sorun olarak belirmişti. Batı’yla ilişkilerin
artması sonucu bir yandan Batı kökenli terimler dile dolarken öte yandan bunlara
Arapçaya dayanarak karşılıklar bulmaya çalışılmıştı. Başhoca İshak'ın açtığı bu
yolu Ahmet Cevdet Paşa da izlemişti. O, Fransızcadaki “periodique” sözcüğüne
karşılık evrak-ı mevkuteyi (süreli yayın), “crise” sözcüğüne karşılık olarak da
buhran (bunalım) bulmuştu ama, “nationale” (ulusal), “tonilato” gibi terimlerin
oldukları gibi kullanılmasını istiyordu. 1861'de kurulan Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye'nin terimler konusundaki çalışmaları da yeterli olmamıştı.
2. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde, batı dillerinden alınan terimlere karşılık
bulmak gerektiğinde anlaşan aydınların bunun için başvurulması gereken kaynak
dil konusunda ikiye ayrıldıkları görülmektedir: Arapçadan yararlanılmasını
isteyenlerle terimlerin Latince asıllarını savunanlar. Başlarında Ziya Gökalp'ın
da bulunduğu Türkçülerin de yer aldığı büyük çoğunluk, bilim dilinin Arapça
olduğu ve Arapça kalması gerektiği görüşünden hareketle yeni terimlerin
Arapçadan yararlanılarak bulunmasından yanaydılar.
Gökalp toplumbilimi (sosyolojiyi) Türkiye'ye tanıtırken içtimaiyat karşılığını
kullanmış ve ruhiyat, şeniyet, hars, mefkure vb. gibi Arapça kökenli yeni
terimler türetmişti. Buna karşın Abdullah Cevdet, bilimsel terimlerde kaynak
olarak Latincenin benimsenmesini savunuyordu. Bu nedenle Ziya Gökalp'ın ruhiyat
diye çevirdiği psikolojiye (Öz Türkçesi Tinbilim) psikoloçya diyordu.
Ne yazıktır ki Batı kökenli terimlere karşılık bulmaya çalışılırken doğrudan
doğruya Türkçeden, onun öz kaynaklarından yararlanmak pek düşünülmüyordu. İşte
Atatürk'ün ve Türk Dil Kurumu'nun izlediği yol, savsaklanan bu üçüncüsü yani,
uzun geçmişiyle Türkçenin kendisi olmuştur. Daha Türk Dil Kurumu'nun kuruluşunda
terim kolunun çalışmaları için şu ana ilke kabul edilmişti :
“Terim bölümünün işi bu günkü bilim
dilimizde kullanılmakta olan yabancı dillerden alınmış terimler yerine bütün
bilimsel kavramlar için öz Türkçe terimler bulup ya da yaratıp koymaktır.”
Çalışmalar bu yolda sürdürülürken 1934'te yürürlüğe giren soyadı yasası da
Türkçeye binlerce Türkçe sözcük kazandırmıştı. Atatürk, söylev ile demeçlerinde
öz Türkçe sözcükler kullanmaya büyük özen gösteriyordu. Üstelik kendisi de yeni
sözcükler türetiyordu : “Er, subay, kurmay, genel, özel, evrensel, kutsal,
önemli, arıtmak, ısı, esenlik, erdem, kıvanç, konuk, tüm, üçgen...“ gibi
sayıları oldukça çok Türkçe sözcükler Atatürk'ün türetimi olarak Türkçeye girmiş
ve yerleşmişlerdir. Bununla birlikte Atatürk'ün terimler konusunda en büyük
katkısı, 1937'de Türkçe terimlerle ile bir geometri betiği (kitabı) yazmış
olmasıdır.
Yaşamı süresince dil çalışmalarına büyük bir önem veren Atatürk kendi eliyle
yazmış olduğu 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetiyle, İş Bankası'ndaki payının yıllık
gelirinin belirli kişilere ödenecek paralar çıkıldıktan sonra Türk Tarih Kurumu
ile Türk Dil Kurumu arasında bölüştürülmesini de istemişti. Böylece O, hiç
kuşkusuz, kurucusu olduğu bu iki kurumun gelecekte hiçbir siyasal baskı altında
kalmaksızın çalışmalarını özgürce sürdürmelerini sağlamaya çalışmıştı.
Böyle olmasına karşın Atatürk'ün ölümden ve özellikle de çok partili siyasal
yaşama geçildikten sonra dil çalışmaları da siyasal tartışıların alanı içine
çekilmiştir. İlk aşamada ezanın Türkçe okutulmasından vazgeçilerek Arapçaya
dönülmüştür. Arkasından, 1945'te Türkçeleştirilen anayasanın yerine 1924 metni
yürürlüğe konulmuştur. Dil konusunda başlayan görüş ayrılıkları, öteden beri
Osmanlıca yanlısı olanların desteğiyle giderek artarken Türk Dil Kurumu
çalışmalarına yöneltilen yergiler iki noktada toplanmıştır :
a) Özeleştirmede aşırılığa kaçıldığı, kuşaklar arasında kopukluk yaratıldığı
b) Sözcük türetmede Türkçenin kurallarına uyulmadığı, “uydurmacılık” yapıldığı.
Bilindiği gibi “aşırılık” değiştirilmesi gereken bir durumda sonuca ulaşabilmek
için en geçerli ve en etkin yöntemdir. Bu bağlamda geniş çaplı her düzenleme,
reform, inkılap ya da devrim bir aşırılıktır. Günümüzde sık sık sözü edilen
“transformasyon” da bir aşırılık demektir. Bu nedenle aşırılığın çok göreceli
bir kavram olduğu, dönemden döneme, kişiden kişiye değiştiği unutulmamalıdır.
Aslında özleştirmede aşırı davranıldığını öne sürenlerin büyük bir kesimini,
dilde devrim şöyle dursun, evrimden bile yana olmayanlar ve Osmanlıcayı
savunanlar oluşturmaktadır. Ne var ki dile hiç karışılmamasını, onun doğal
akışına bırakılmasını ister görünenler, son yıllarda örnekleri çok görüldüğü
gibi fırsat buldukça beğenmedikleri sözcükleri yasaklamak, yeğledikleri
Osmanlıcayı zorla kullandırmak için birtakım girişimlerde bulunmaktadırlar.
Yani savundukları görüşün tersine dile müdahale etmektedirler! Öte yandan bir
toplumda dedeler, babalar ve torunlar tümüyle aynı sözcüklerle konuşuyor, hep
aynı şeylerden zevk alıyorlarsa o toplumda gelişme yok demektir.
İlerlemenin göstergelerinden biri de çocukların dedelerini ve babalarını
aşmalarıdır. Yaşlı kuşaklara düşen, gençleri, torunlarını anlamaya yönelmek, bu
konuda biraz çaba göstermek olmalıdır.
Dilde sözvarlığını varsıllaştırmak (zenginleştirmek) için türetilen sözcüklerin
dilbilgisi kurallarına uygun olması elbette ki gözetilmesi gereken bir ilkedir.
Ne var ki dilin kendi mantığı ve dil beğenisi bu kuralı her zaman için geçerli
kılmamaktadır. Kurallara uygun olan kimi sözcükler toplumda tutunmaz, dolaşım
kazanamazken, kurala aykırı bulunan sözcükler benimsenebilmekte,
yaşayabilmektedir.
Eskiler bu durumu Galat-ı meşhur lugat-i fasihden evladır (Ün salmış bir yanlış
sözcük, kurallara uygun sözcükten daha yeğdir.) deyimiyle bir bakıma
kurallaştırmışlardır.
“Uydurmacılık” suçlamasına gelince, dil devrimi yapan ya da ulusal dillerini
oluşturmaya çalışan bütün ülkelerde bu tür suçlama artık geleneksel bir davranış
olmuştur! Geçen yüzyılda dilde özleştirmeye giden Almanya ile Macaristan’da da
yeni sözcüklere karşı bu suçlama yapılmıştı. Türkiye'de de Tanzimat döneminde
başlayarak türetilen sözcükler için “uydurma sözcük” denildiği olmuştur.
Gerçek olan, yabancı kökenli sözcüklere karşılık olarak türetilen sözcüklerin,
dilbilgisi kurallarına uygun olmasalar da, sanatçılar, yazarlar, bilim adamları
tarafından beğenilip kullanıldığında ve halk ağzında yaygınlaştığında
yaşadıklarıdır.
Bu arada bazıları da değişikliğe uğrayarak varlıklarını sürdürmekte, ötekiler
unutulup gitmektir. Örneğin 1935'te Türkçeleştirilen Cumhuriyet Halk Partisi
Programı üzerinde 1983'te yaptığımız bir değerlendirmeye göre, orada kullanılan
öz Türkçe 245 sözcükten 146'sı aradan geçen yarım yüzyıla karşın varlıklarını
korumuştur. Bunun yanında 39 sözcük kısmen değişikliğe uğrayarak yaşayabilmiş,
60 sözcük ise tutunamamış ya da yerlerini başkalarına bırakmıştır. Bu da dil
devriminin “en aşırı” sayıldığı dönemde öne sürülen sözcüklerden yüzde 59,5'inin
dile kazandırıldığını, kısmen değişikliğe uğrayanlarla birlikte bu oranın yüzde
65,5'e çıktığını göstermektedir.
Türk Dil Kurumu'nun çalışmaları ve Türkçenin gelişmesine gönül bağlayanların
çabaları sonucu Türkçe, Cumhuriyetin kurulduğu yıllardaki içeriğinden çok
değişik ulusal bir dil niteliği kazanmış, yazı dili ile konuşma dili arasındaki
uçurum giderilmiştir.
Bunun yanı başında teknolojik gelişmelere tümüyle ayak uyduramasa bile bir bilim
ve kültür dili düzeyine ulaşmış, kazandırılan onbinlerce sözcükle de
varsıllaşmış ve güzelleşmiştir.
Ancak bu durumun korunabilmesi için Osmanlıcaya
dönüş özlemlerinden cayılması (vazgeçilmesi) ve Türkçenin sözvarlığının yeni
gereksinimleri karşılayacak sözcüklerle donatılması çalışmalarının sürdürülmesi gerekmektedir.
Ancak 1983'te yürürlüğe giren 2876 sayılı yasayla Türk Dil Kurumu'nun, yeni
kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu içerisine alınarak bir resmi
kuruluş durumuna getirilmesi, Türkçenin tarihsel akışında yeni bir evre ya da
dönemeç oluşturacak nitelikte görülmektedir.
Söz konusu devletleştirmenin genel hukuk kuralarına ve Atatürk'ün vasiyetine
uygun olmaması bir yana, yalnızca Türk Dil Kurumu adını taşıyan bugünkü örgütün
dilde özleştirme çabalarını tümüyle bırakmış olması ve yaptığı yayınlar yeni bir
karmaşa dönemine girildiğini göstermektedir.
Yayımlanan “İmla Kılavuzu” ile Türkçe Sözlük'teki yanlışlar, tutarsızlıklar, dil
sorununda birleşmeyi sağlamak şöyle dursun kurumun üyeleri arasında bile yeni
yeni tartışmalara yol açmaktadır.
Böyle olmasına karşın şurasını da vurgulamak gerekir ki, olumlu sonuçları açıkça
görülen ve Türk toplumunun büyük kesimince desteklenen Türkçeyi özleştirme,
geliştirme ve güzelleştirme çabaları, siyasal nedenlerle hızını yitirse bile,
dilde geriye, Osmanlıcaya dönüş söz konusu değildir.
Prof.
Dr. Şerafettin TURAN |