![]() ![]() |
|
Türkbilim
>>
Öz Türkçe
>>
Öz Türkçesel
Savyazılar -
Atatürk'ün Kalıtı ile
Dilimiz |
![]()
![]()
|
|
ATATÜRK’ÜN KALITI ile DİLİMİZAtatürk'ün asıl kalıtı, kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti'dir. Atatürk, çağdaş bir toplumun belli ilkeler doğrultusunda kurulması ve oluşması için, Cumhuriyetin kurulmasından ölümüne dek sürekli çalışmıştır. Türk ulusuna kazandırdığı cumhuriyetiyse Türk Gençliği'ne emanet etmiştir. Devlet kurucusu ve siyaset adamı olarak görüşlerini eyleme dönüştürerek gerçekleştirmiş, bunları söylev ve demeçlerinde de dile getirmiştir. Ayrıca özel hukuk öznesi bir birey, bir yurttaş olarak malvarlığını kimlere ve hangi ölçülerde bıraktığınıysa ölümünden kısa bir süre önce yazılı olarak hazırladığı ve Beyoğlu 6. Noteri'ne bıraktığı 5 Eylül 1938 günlü ''vasiyetname''yle belli etmiştir. Atatürk'ün kalıtlığına (vasiyetnamesine) göre büyük önder, kalıtını kültür devriminin oluşturulması ve geliştirilmesi için kurdurduğu iki kuruma verilmek üzere CHP'ye bağışlamıştır. Bu iki kurum, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumu’dur. İkisi de özel hukuk hükümlerine uygun olarak oluşturulmuş iki dernektir. “Vasiyetname”, miras bırakanın ''son istekler''ini belirten bir hukuksal işlemdir. Atatürk, yaşamı boyunca çalışmalarına katıldığı, yön verdiği, koruyup kolladığı bir iki demokratik toplum örgütünü ''resmi kurum'' olarak düşünmemiştir. Tersine bundan kaçınmıştır. Devlet örgütünün dışında, halka açık olarak çalışmalarını öngörmüştür. Ne yazık ki, 12 Eylül yönetimi, Atatürk'ün adını kullanarak onun birçok yapıtını bozduğu gibi, bu iki kurumu da ortadan kaldırmış, mallarına el koymuştur. Bu iki derneğin yerine aynı ad altında kurulan iki ''resmi daire'' kurumların hem adına hem de malvarlıklarına el koymuştur. Bu, hukuk diliyle adlandırıldığında ''gasp'' tır. Herkes ''mülkiyet ve miras hakları''na sahiptir. T.C. Anayasası'nda olduğu gibi, bu anayasal ilke bütün uluslararası insan hakları bildirgelerinde ve anlaşmalarında da böylece belirlenmiştir. Ancak 12 Eylül yönetimi Atatürk'ün kalıt (miras), kurumlarınsa yine kalıt ve mülkiyet haklarını gasp etmiştir. On yedi yıldır da bu düzeltilememiştir. Türk Dil Kurumu 12 Temmuz 1932'de kurulmuştu. Amacı, Türkçenin bir düşünce ve kültür dili olarak geliştirilmesini sağlamaktı. Halka açık olan kurumun üyelerinin yaklaşık üçte biri dilbilimcilerden, üçte biri dili yoğurarak yeniden yaratan yazar, ozan ve sanatçılardan, üçte biri de öğretmenlerden oluşmaktaydı. Atatürk'ün güvendiği yakın arkadaşlarına kurdurduğu kurumun amacı Türkçenin, ulusal cumhuriyetin anlatım aracı olarak bir bilim ve kültür dili olması için çalışmaktır. Atatürk'ün ulus anlayışı ırkçılığa değil toplumsal ve siyasal bilince dayanır. Bu nedenle ''Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına, Türk ulusu denir.'' görüşü 1924 Anayasası'nda da yer almıştır. Siyasal bağımsızlık, bilim ve kültür alanındaki bağımsızlıkla tümlenir. Atatürk, bu inancını da şöyle belirtmişti: ''Ulusal duyguyla dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve varsıl (zengin) olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en varsıllarındandır; yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.'' (12 Eylül 1930) TDK'nin kurulmasından iki yıl önce Sadri Maksudi Arsal'ın hazırladığı ''Türk Dili İçin'' adlı yapıtın başına kendi el yazısıyla yazdığı bu düşünceler, dil devriminin de en güçlü gerekçesidir. Onun amaçladığı ''var olan''ı koruyup kurallaştıran, bir bakıma ''donduran'' bir ''akademi'' değil çağın ve toplumun önünde giden devingen bir devrimci kurumdu. Dili korumaya almayacak, tersine gelişmelerin önünde giderek çağdaş cumhuriyetin anlatım aracı olacak bir dili oluşturacak bir kurumdu. Bu amaçla yalnız dilbilimcileri değil sanatçıları, öğretmenleri de kurum yönetiminde düşünmüştü. Çalışmayı halka mal eden, halkla birlikte devrimi yapan bu özellikti. Atatürk, yayılımcılık ve sömürgecilikle savaşmıştı. Kurtuluş Savaşı, ülkesi işgal edilmiş, ordusu dağıtılmış, bütün kurumları yıkılmış bir ulusun bağımsızlığı için yapıldı. Askeri zafer, siyasal zaferle, bağımsızlık ve ulusal egemenlikle sürdürülmese kurulan devletin kısa sürede eski duruma düşmesi kaçınılmaz olurdu. Ekonomik, siyasal yayılımcılık artık silah ve sıcak savaş yerine kültürel yaşamı yoğurup toplumları hem göbeklerinden hem de damar ve beyinlerinden bağlama yolunu tutuyor. Bunun için dev adımlarla gelişen teknolojiyi kullanıyor. Toplumların günlük yaşamını belli modellere göre biçimlendirip birörnekleştiriyor. Her gün yüzlerce yeni buluş, yeni araç gereç, yeni ürün yaşama katılıyor. Alvin Toffler 'a göre dünyada 1960'ta 100 bin betik (kitap), 1990'da 400 bin betik yayımlanmış. Dünyada bilimsel çalışmalar için yılda 60 milyon sayfa yazılıyor; 900 teknik bilimsel uzmanlık alanı var. Toplam terim sayısı 900 bin. Yalnız NASA'da kullanılan terim sayısı 15 bin. Bunları kendi dilinde adlandıramayan toplumlar egemen toplumun dilini kullanır, onun boyunduruğuna girer. İzleçte (televizyonda), dinleçte (radyoda) her gün bağıra bağıra ''dablyu, dablyu, dablyu.... com.tr.'' diye mal ve hizmet tanıtan reklam ajansı ''nece'' konuşuyor? Satırın sonundaki ''tr'' Türk'ün kısaltılmışı; ötesi? Kullanılan imceler (harfler) bile Türkçe değil söylenişi de... Türk Dil Kurumu, kuruluşundan malvarlığına el konularak kapatılıncaya dek bu akınla, bu kültürel işgalle savaştı. 98 terim sözlüğü, 107 bin madde başı sözcük türetti. Ayrıca dilin kendi öz kaynaklarına dönerek 12 ciltlik Derleme Sözlüğü 125 bin sözcüğü; 8 ciltlik Tarama Sözlüğü 25 bin Türkçe, 8 bin Osmanlıca sözcüğü içeriyordu. Yedinci basımı yapılan Türkçe Sözlük'te 38 bin sözcük yer alıyordu. Dili özleştirmek, yalnız daha önceleri dile girmiş yabancı sözcüklere karşılık bulmak değil dev adımlarla gelişen teknolojiyi, yeni yaşam olanaklarını, buluşları aynı hızla kendi dilinde belirtmektir. Bir yabancı dille dünyaya yayılan egemen uygarlığa ayak uydururken onu kendi diliyle konuşturmaktır. Bugünkü Türk Dil Kurumu bu görevi hiç anlamış görünmüyor. Yöneticiler, kirli sel suları gibi dilimize karışan ve bulandıran, hemen tümü Amerikan kökenli sözcükleri yasayla engellemek, yasaklamak önerisi yapıyorlar. Böyle bir öneri ancak toplumsal olayları ve kurumları bilmemek diye açıklanabilir. Tek başına yasayla dil de kurulamaz, yabancı dillerin baskını da önlenemez. Yaşanan oluşum, toplumun neyin ardına takılmakta olduğunu çok iyi anlatıyor. Atatürk'ün yetmiş yıl önce belirttiği tehlike yeni biçimiyle önümüzdedir. Dilimizi, bu yeni gelişmelerin ardındaki yabancı diller boyunduruğundan kurtarmak gerek. Yayılımcılık, ekonomik küreselleşmenin dilini kullanarak günlük yaşamımızı, kültürümüzü işgal etmektedir. Kültür yayılımcılığına karşı kendi toplumsal ve ulusal benliğimizi korumak gerek. Bu, yasaklayıcı hukuk kurallarıyla sağlanamaz. Toplumun yanında, üstelik önünde yürüyerek dili, gelişen ve değişen yaşam biçimine, oluşturulan yeni alışkanlıklara, yeni düşüncelere uygun biçimde yenilemek zorundayız. Türk Dil Kurumu'nun kuruluşundaki devrimci anlayış budur. 12 Eylül yönetiminin ''resmi dairesi'' olan kurumun bugünkü ''izleyici'' tutumuyla devrimi savunma ve karşı atılımı sağlama olanağı yoktur. Anayasanın 134. maddesinde yer alan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK) çağdışı bir anlayışın ürünüdür. Demokrasilerde böylesi ''resmi ideoloji'' üretme görevli bir kurum olamaz. Demokrasilerde devletin resmi ideolojisi yoktur. Gerçek ve tek ideolojik çerçeve çoğulcu, özgürlükçü, katılımcı demokrasidir. Atatürkçü Türk devriminin bir boyutu da kültür devrimidir. Bu amaçla kurulmuş iki kurumu, Atatürk, kalıtlığıyla (vasiyetnamesiyle) mirasçı kılarken bu devrimin yürütülmesini amaçlamıştı. Resmi kurumlarsa tutucudur. Verimli ve yararlı çalışmalar durmuştur. Halkçı bir yöntemle topluma benimsetilmeye çalışılan devrim, kapalı kapılar arkasında kalmış gözüküyor. Dil devrimini savunanlar, kimi basın organlarındaki bilinçli yazarlar, sanatçılardır. Bunların sayısıysa dili kirletenlere göre yetersiz kalabilir. Bütün bunları unutmamalıyız.
Savunman (Avukat) Atila SAV |